2 – Sürdürülebilirlik Kavramının Tarihsel Gelişimi

Sürdürülebilirlik Kavramının Tarihsel Gelişimi

Genel anlam itibarıyla tarihin her döneminde insanlığın karşılaştığı sürdürülebilirlik kavramı çevresel sorunların ön plana çıktığı 20. Yüzyılda daha çok kullanılmaya başlanmıştır. Sanayileşmenin ve doğal kaynakların aşırı kullanımı sonucu çevresel tahribatın ve iklim değişikliğinin tartışılmaya başlanması ile hızlanan süreç, çeşitli uluslararası mutabakatlar ile artık dünya gündemine yerleşmiştir.

1972’de Stockholm’de düzenlenen ve çevre sorunlarının küresel gündeme taşınmasını sağlayan Birleşmiş Milletler (BM) İnsan Çevresi Konferansı, sürdürülebilirlikle ilgili uluslararası somut gelişmelerin başlangıcı sayılmaktadır.  Konferans bildirisinde “İnsanlık şimdiki ve gelecek nesiller için çevreyi korumak ve iyileştirmek zorundadır.” vurgusu yapılmıştır. Bu konferanstan sonra BM Çevre Programı (UNEP) kurulmuştur.

Sürdürülebilirlik ve sürdürülebilir kalkınma kavramlarının yaygın hale gelmesi BM tarafından 1987 yılında yayımlanan Ortak Geleceğimiz Raporu ile mümkün olmuştur. Sürdürülebilirlik bu raporda şu şekilde tarif edilmiştir: “Gelecek kuşakların kendi ihtiyaçlarını karşılama yeteneklerini tehlikeye atmadan bugünün ihtiyaçlarını karşılayan kalkınma

Bu raporda ayrıca, o güne dek ayrı düşünülen ekonomik büyümenin, sosyal eşitliğin ve çevrenin korunmasının bir arada gözetilmesi gerektiği vurgulanmıştır.

Stockholm’den 20 yıl sonra Rio de Janeiro’da gerçekleşen 1992 BM Çevre ve Kalkınma Konferansı (UNCED) ile sürdürülebilirlik çalışmaları küresel ölçekte hız kazanmıştır. Bu konferans sonunda ortaya çıkan BM Biyolojik Çeşitlilik Sözleşmesi (UNCBD) ve BM İklim Değişikliği Çerçeve Sözleşmesi (UNFCCC) çerçevesinde kurulan ve her yıl dünya liderlerini bir araya getiren Taraflar Konferansı (COP), iklim değişikliği konusunda karar alma süreçlerini etkilemeye başlamıştır.

2000 yılında BM tarafından ilan edilen Milenyum Kalkınma Hedefleri (MDG) arasında sürdürülebilir çevre kavramı da yer almış, 2015 yılında sona eren MDG yerine konan Sürdürülebilir Kalkınma Amaçları (SDG) sosyal, ekonomik ve çevre konuları arasındaki bağlantıyı vurgulayarak daha kapsayıcı bir çerçeve sunmuştur.

1997 yılında kabul edilen ve 2005 yılında yürürlüğe giren Kyoto Protokolü, UNFCCC sözleşmesini operasyonel hale getirmiştir. Bu protokol ile sanayileşmiş ülkeler ile gelişmekte olan ülkeler bireysel sera gaz salımlarını sınırlamak ve azaltmak konusunda hedefler taahhüt etmişlerdir. Kyoto Protokolü sera gazlarının azaltılması konusunda ülkelere ilave imkanlar da tanımıştır. Buna göre ülkeler esnek piyasa kuralları çerçevesinde emisyon izinlerinin ticaretine imkân tanıyacaktır. Protokole göre ülkeler ulusal tedbirler alarak emisyon hedeflerini tutturmakla yükümlü olmakla birlikte uluslararası emisyon ticaretine, temiz kalkınma mekanizmasına ve ortak uygulamaya izin vermiştir. 1997 yılındaki Türkiye uzun yıllar OECD ülkeler listesinden çıkartılarak hedef sera gaz azaltımı konusunda daha fazla zaman kazanmak istemiş, ancak bu politikasından Paris Anlaşması’nı onaylayarak vazgeçmiştir. 2015 yılında imzalanan Paris Anlaşması küresel iklim değişikliği çalışmalarına hız vermiştir. Küresel emisyonların %55ini oluşturan en az 55 ülkenin anlaşmayı onaylaması koşulunun sağlanmasıyla (Fit for 55) 4 Kasım 2016’da yürürlüğe girmiştir. Anlaşma, iklim değişikliğini önlemede gelişmiş ve gelişmekte olan ülke sınıflandırmasına ve tüm ülkelerin “ortak fakat farklılaştırılmış sorumluluklar ve göreceli kabiliyetler” ilkesi esasında sorumluluk üstlenmesi anlayışına dayandırılmıştır.

BM’nin yanı sıra Avrupa Birliği’ni (AB) diğer bir küresel iklim aktörü olarak görmekteyiz. AB, belli başlı iklim politikalarının diğer ülkelerden önce benimsemiş ve uygulamaya koymuştur. 2019 yılında ilan edilen Avrupa Yeşil Mutabakatı (European Green Deal) ile Paris Anlaşması hedefleri doğrultusunda 2030’a kadar karbon emisyonlarını %55 azaltma, 2050 yılına kadar net sıfır karbon azaltım hedefi konmakta, ekonomide köklü bir dönüşüm öngörülmektedir.

Özetleyecek olursak,

Dünya’da 1972 yılında başlayan uluslararası dönüşüm hareketi, 2000’li yılların başında sürdürülebilirliğin temel ilkeleri üzerinde uzlaşı sağlanması ile sonuçlanmış, sonrasında ise net takvimler oluşturulması ve dönüşümün sağlanması aşamasına geçilmiştir. Bu dönemde gelişmiş ekonomilerde şirketlerin gönüllü faaliyetleri ile başlayan hareketlilik, zaman içerisinde pek çok ülkenin mevzuatında değişiklikler yaparak ölçümdönüşüm ve raporlama süreçlerini zorunlu hale getirdiği bir yapıya evrilmiş durumdadır. Ayrıca, dönüşüm konusunda destek olmak amacıyla gerek devlet kurumları gerek vakıflar ve dernekler gerekse uluslararası örgütler eğitim/danışmanlık, nakdi destek/hibe ve düşük faizli ve uzun vadeli krediler sağlamaya başlamıştır. Bütün bu gelişmeler, sürdürülebilirlik konusunun yakın gelecekte “yeni normal” halini alacağının açık beyanı niteliğinde değerlendirilmelidir.  

Gelecek Yazı: Avrupa Birliği’nde (AB) Sürdürülebilirlik Süreci ve Türkiye